Bilim Sağlık Teknoloji Spor Doğa Tarih Kültür Arkeoloji
 
 Bülten üyeliği
Ara:  
Tr-abc: ö ç ı İ ğ ş Ş ü
Gezi
Kaya, sur ve şövalyeler...

İstilalarla, direnişlerle dolu 7.000 yıllık bir tarih... Küflü taşlardan inşa edilmiş dev surlarıyla Akdeniz'in ortasında yüzen bir üs... Bu coğrafi konumunun bedelini asırlar boyunca ağır bir biçimde ödeyen Malta, günümüzde masmavi koyları, gürey girmeyen daracık tarihi sokakları, sualtı ve kuş avcılığı, doğal film platolarıyla geleceğini turizme ipotek etmiş durumda.

La Valletta limanının kuşbakışı görünüşü. Soldaki yarımada Sciberra, aynı zamanda başkent La Valletta'ya ev sahipliği yapıyor.
Bir ülke... Kendisinden çok adı ünlü... Malta eriğinden, Humphry Bogart'ın ölümsüzleştirdiği bir John Houston filmi Malta Şahini'ne, Birinci Dünya Savaşı sonunda İngilizler'in tutuklayıp, sürgüne gönderdiği İttihat ve Terakki Fırkası'nın lider kadrolarının oluşturduğu Malta sürgünlerinden, bir dönem Akdeniz'i titreten şövalyelerine...

Gariplik bu kadarla bitmiyor. Haftada iki gün, karşılıklı olarak İstanbul - La Valetta seferi gerçekleştiren Air Malta ile yaptığınız rahat bir yolculuktan sonra, havaalanından dışarıya adımınızı attığınızda, yan yana gelmeyecek bir sürü unsur karşınızda duruyor. Sağdan direksiyonlu otomobilleri, telefon kulübeleriyle sanki İngiltere'nin bir balıkçı kasabasındasınız.

Oysa, iklim ve bitki yapısı size hiç de yabancı değil... Duvarların arasından yabani incirler, zakkumlar Bodrum'u, Akdeniz'in herhangi bir mavi köşesini anımsatıyor. Birden yüksek sesle konuşan taksi şoförleri ve satıcılar sizi bu rüyadan uyandırıyorlar. Hayır hayır, yanlış bir uçağa binmediniz... Burası güney kıyılarımızdaki bir kasaba olamaz.

Çünkü insanlar, kelimeleri İtalyanca'ya, fonetiği Arapça'ya benzeyen değişik bir dil konuşuyorlar.
Ama, burası bir Kuzey Afrika kenti de değil. Çünkü, adadaki tek camiye ve tek Müslüman mezarlığına karşın, 390 kilise var.

Bugün Malta Parlamentosu'nun ve Cumhurbaşkanı konutunun bulunduğu saray, eskiden Malta Şövalyeleri'nin merkeziydi.
Malta'nın melezliğini en güzel tanımlayan unsur, ülkenin resmi dili "Malti", yani Magrip Arapçası'nın bir lehçesi... İçinde çok sayıda İngilizce, İtalyanca ve Arapça kelime barındırıyor. Semiyotik temeli ise eski Fenike dili... Ancak bu karışıklık, Malta turizmi için çok büyük bir avantaja dönüşmüş. Halkın hemen hemen tümü, yerel dilinden başka, rahatlıkla İngilizce ve İtalyanca konuşuyor.

Tarlasında, ülkenin en önemli tarım gelirini oluşturan soğanları toplayan yaşlı bir köylüye adres sorduğunuzda, o yeri çatır çatır İngilizce tarif ediyor. Ama sizi asıl hayrete düşüren, İslam'a karşı direnişte adanın en ileri ucu sayılan eski Mdina kentinin büyük katedralindeki papaz... Ayinine başlarken Meryem Ana'yı "Selamünaleyküm Maria" diyerek anıyor...

Malta'daki bu dil renkliliği, insana ister istemez Babil Kulesi'ni hatırlatıyor. Bağımsız Malta'nın öyküsü 1964 yılında başlıyor. Ancak, yabancı işgalini simgeleyen son İngiliz valisinin adayı terk ettiği tarih 1979... Bunu, başkent La Valetta'nın tam karşısında yer alan "Üç Şehirler"den Vittoriosa'da (ötekiler Senglea ve Cospicua) dik-tikleri bir heykelle ölümsüzleştirmişler. Ancak, İngiliz atmosferi varlığını hâlâ sürdürüyor.

Otomobiller sağdan direksiyonlu, trafik soldan akıyor. Cumhuriyet Meydanı'nın tam ortasında Kraliçe Victoria'nın heykeli yükseliyor. İnsanlar, son derece şık giysilerle açık hava kahvelerinde, akşamüstleri 5 çaylarını içiyorlar. Ülkede Malta lirası (oldukça değerli) kadar İngiliz sterlini de dolaşım halinde... Bu Anglosakson yaşam biçimi, Güney İtalya gelenekleri tehdit ediyor.

Futbolun, küçük adada son zamanlarda aşırı ilgi görmesinin nedeni de bu... Maltalılar, Milanlılar ve Juventuslular diye ikiye ayrılmışlar. Kısacası, adada iki Malta var. İngiliz ve İtalyan Malta'sı...

Mantar Kayası
Malta dilinde "Il-Gebla Tal-General" (General Kayaları) olarak geçen Mantar Kayası, adını bu kayalar üzerinde bulunan nadir bir bitkiyi toplayan St. Jean Şövalyeleri'nden alıyor. "Cynomorium coccineus", koyu kahverengi, golf sopası şeklinde ve 18 cm'ye kadar büyüyen bir bitki. Bir tür asalak olduğundan ve yaprakları bulunmadığından mantar olarak sınıflandırılıyor. Doğal yaşam alanı Kuzey Afrika olan kaya mantarının, Avrupa'daki tek örneği burada.
Bitkiden çok etkili farmakolojik ürünler elde ediliyor. Kanamayı durdurucu ve yara üzerine sürüldüğünde mikrop kapmayı engelleyici özelliği bulunuyor. Ülser, dizanteri, felç ve zührevi hastalıklarda tedavi edici etki gösteriyor. Uzun yıllar boyunca Araplar tarafından kullanılan ve "ilaçların en değerlisi" olarak görülen bu bitki, Gozo'da, St. Jean Şövalyeleri'nin generali tarafından bulunduğunda büyük bir sevinç yaratmış. Bitki, şövalyelerin kurdukları hastanelerde kullanılmış ve Avrupa'nın diğer bölgelerine çok yüksek fiyatlar karşılığında satılmış.
Aslında İngiliz - İtalyan Malta'larının rekabeti bu küçük adanın tarihine de damgasını vurmuş. İlk sakinleri Sicilya'dan gelenler... Ada, Fenikeliler'den ve Kartacalılar'dan sonra Roma İmparatorluğu'nun egemenliğine girmiş. Bir ara Araplar'ın eline düşen yerel halkı, yine Sicilya'dan gelen Normanlar kurtarmış. Kısacası Malta, uzun bir süre Sicilyalılar'ın arka bahçesi olmuş.

Saint-Jean Şövalyeleri'ne Osmanlı kuşatması sıra-sında yardım edenler, papanın gönderdiği İtalyanlar idi. Adanın bugünkü kültürüne İngilizler ve İtalyanlar damga vurmakla birlikte, Malta, tarih sayfalarında aynı adı taşıyan şövalyeleriyle özdeşleşmiş durumda. 1530-1789 yılları arasında, yani tam 268 yıl boyunca bu adaya, içinde Avrupa'nın en soylu ailelerini barındıran Saint-Jean Şövalyeleri tarikatı hükmetmiş.

Bu askeri-dini örgütün dönemini en güzel yansıtan yapı, başkent La Valletta'daki San Giovanni Katedrali... Dışarıdan bakıldığında, sıradan bir manastır görüntüsüne sahip katedralin barok iç mimarisi olağanüstü bir güzellikte... Küçük müzesinde, ünlü İtalyan ressamlar Caravaggio ve Mattia Preti'nin tabloları sergileniyor. Katedralin içi bölüm bölüm...

Her biri şövalyelerin geldiği Avrupa'nın farklı bölgelerini temsil ediyor. Fransa, Almanya, İtalya, Castilla, Portekiz gibi... Kilisenin tabanında Malta Şövalyeleri'nin büyük üstatlarının mermer mezarları bulunuyor. Ka-tedraldeki altınlar ve zenginlik, bu askeri-dini örgütün bir zamanlar ne kadar güçlü olduğunun kanıtı... Bu zenginliğin temelinde Avrupalı soylu ailelerin serveti kadar, bir dönem Akdeniz'de yaptıkları korsanlığın payı da olduğunu hatırlatalım.

Üniversitede sergilenen bir başka antik heykel...
Kültürel zenginliğin bir başka vitrini de eski Mdina, bugünkü adıyla Rabat kenti... Surlar içindeki eski kent, tam anlamıyla bir sanat tarihi elkitabı niteliğinde... Norman mimarisi binalarıyla, 1500 yıllarının İspanyol ve Portekiz evleri, neoklasik villalarla barok kiliseler iç içe, daracık sokaklar boyunca uzanıyor. Bütün bu yapılarda kireç taşı kullanılmış.

Tarih-öncesinden günümüze, insanoğlunun inşaat için en çok kullandığı malzemelerden biri olan bu taş, zaman içinde sarımsı bir renk alıyor ve akşam güneşinin batışında çok hoş gölge oyunları sergiliyor, hayal gücünü alıp ta uzaklara götü-rüyor.

Malta'nın iki adası arasında da dağlar kadar fark var. Ana ada Malta, bugün kilometrekareye düşen 1.165 kişi ile yeryüzünün en nüfus yoğun bölgesi... Barok binalar, devasa surlar, tersaneler, demir kapılı kaleler ve yüksek katedraller, insanda beton altında ezilmişlik duygusu yaratıyor. Burada insanı bir kent kültürü sarıp sarmalıyor. Ülkenin ikinci büyük adası Gozo'da ise, tamamen bir Akdeniz coğrafyası egemen.

Victoria kenti dışında sizleri yeşil ve el değmemiş bir doğa karşılıyor. Gozo, turkuvaz rengi sularının yanı sıra, bisiklet ve trekking güzergâhlarıyla, at sporları ve dalıcılık gibi özel ilgi alanlarıyla da turistlere sesleniyor. İngiliz egemenliğinden kültürel ve gastronomik açıdan hiç etkilenmeyen bu ada, keçi peynirleri, etli zeytinleri ve mutlaka ama mutlaka domates salatalarıyla, bizi aşina olduğumuz bir mutfağa çağırıyor.

Ve böylece iki ada birbirini tamamlıyor. Birinde tarih, arkeoloji, mimari, diğerinde ince kumlu plajlar, rengârenk kır çiçeklerinin açtığı vadiler, gelin gibi süslenip boyanmış balıkçı kayıkları... Bütün bu çeşitlilik, son yıllarda meyvesini hızla vermeye başlamış. Yılda bir milyon turistin ziyaret ettiği ülkede, bu sektörün geliri, ülkenin gayri safi milli hasılasının yüzde 30'unu oluşturuyor.

Turistlerin büyük çoğunluğunu İngilizler, Almanlar, İtalyanlar, Avustralyalılar ve Amerikalılar oluşturuyor. Son yıllarda sunduğu elverişli koşullar ve fiyat politikaları sonucu Türkiye'den de çok sayıda turist gitmiş.

Giriş yap
Kullanıcı adı:
Şifre:
Üye olmak için tıklayınız ↓

BİLİM İNSANLARI
Atomik kuvvet mikroskobu Subscribers Only
HI-TECH
Esnek gelecek Subscribers Only
PRİZMA
Formula-1 tekniğine sahip keklikler
SORU-CEVAP
Çürüyen meyve neden kahverengiye dönüşür?
X DOSYALAR
Bütün dosyalar