Bilim Sağlık Teknoloji Spor Doğa Tarih Kültür Arkeoloji
 
 Bülten üyeliği
Ara:  
Tr-abc: ö ç ı İ ğ ş Ş ü
Davranış
Plaj Cumhuriyeti

İnsan psikolojisinde doğurduğu davranış farklılıkları, kendi sosyal kurallarıyla kendine özgü bir mini cumhuriyet...

Plajda yakınlığın en önemli işareti fiziksel temas...
Yaz aylarını tanımlamak için, ünlü bir söz vardır: "Güneş, deniz ve seks". Aslında bu, Anglosaksonlar'ın buluşu olan "3S" formülü (sea, sun and sex). Önceleri Anglosaksonlar'ın ve İskandinavlar'ın benimsediği formül, günümüzde giderek tüm tatilcilerin ortak sloganı haline dönüşmüş durumda... Bu üçlü formüle en güzel yanıtı veren tatil mekânı ise plaj...

Avrupa'da yapılan bir araştırma, insanların yüzde 60'ının yaz tatilinde deniz kıyısını tercih ettiğini ortaya koymuş. Peki ama neden? Psikologlara göre, su kıyısında olmak insanı bir düş boyutuna taşıyor. İnsanlar deniz kıyısında isteklerini karşılayacaklarını düşünüyorlar. Plajın her türlü eğlenceye ve cinselliğe açık bir mekân olduğu inancındalar... Psikologlar, tatilin sadece kentten ve işyerinden değil, aynı zamanda günlük sıradan yaşamdan da bir kaçış olduğunu belirtiyorlar.

Bir anlamda, bir çeşit kitlesel psikoterapi biçimi... Gerçekten de, rakamlar bu görüşü doğrular nitelikte. İstatistikler, Avrupa'da en yoğun doğumların mart ve mayıs ayları arasında olduğunu gösteriyor. Dokuz ay geriye gidersek, çiftlerin yaz mevsiminde daha fazla cinsel ilişkiye girdikleri ve bu ilişkide daha fazla özgürlük ara-dıkları sonucuna ulaşıyoruz.

Yine bir araştırmaya göre, batı ülkelerinde insanlar, yaz giysileri için kış aylarına oranla çok daha fazla para harcıyorlar. Kuşkusuz, kış aylarında satılan bir mantonun değeri 5-6 tişör-te eşit. Ama burada istatistik, nicel değil nitel değerler dikkate alınarak yapılmış. İnsanların yaz aylarında giyinmeye daha fazla para harcamaları, farklı ve daha güzel görünme isteğini de açıkça gösteriyor.

Bir başka ilginç istatistik ise, insanların tatilde, özellikle plajda normal yaşamlarındakinin çok üstünde yemeleri... Tatile gidenlerin yaklaşık yüzde 55'i, yıl boyunca yaptığı rejimi bırakıyor.

Bu da, tatilin "yasak" çiğneyici ve "özgürlük" çağırıcı özelliğini sergiliyor. Ve son bir istatistik: Avrupa'da tatil ve plaj kavramına en soğuk bakan toplumsal katmanlar tüccarlar ve işçiler. İlginçtir ki, Avrupa'da en az psikologa gidenler de bu iki sınıfın mensupları... Öyleyse tatil, bir anlamda en fazla psikologa giden toplumsal grupların, bu tedaviyi başka bir yolla sürdürmeleri anlamına geliyor.

Tatilde zamanın dışında olma yanılsaması, sosyal ritimlerdeki farklılıklarda da kendisini hissettiriyor. Yeme ve yatma saatleri olağanüstü bir esneklik kazanıyor. Normal yaşamda yüklenilen görevler büyük değişiklikler gösteriyor. Örneğin kadınlar, plajda, her sabah erkenden uyanıp çocuğuna süt veren toplumsal "anne" rolünü bırakıp, kolayca, eşinin ve çevredeki şezlonglarda güneşlenen öteki insanların dikkatini çekmeyi düşünen "bencil kadın" rolüne geçiyorlar.

Ancak, plajda sosyal açıdan büyük devrim, gerçekte iktidar ve güç ilişkilerinde yaşanıyor. Plajda insanlar, sadece bir mayoyla varlık gösteriyorlar ve profesyonel kapasite ilgi alanı olmaktan rahatlıkla çıkıyor. İktidarı ve gücü bambaşka değerler belirlemeye başlıyor: güzel bir vücuda sahip olmak, sörf yapmak, çok iyi yüzmek, şarkı söyleyip dans etmek gibi...

Böylece plajda ekonomik ve sosyal iktidarın yerini, özel "plaj" yetenekleri alıyor. Ve sonuçta, sınıflar arasındaki farklılık azalıyor. Çok iyi dans etmesini beceren alt sınıftan bir genç, plajda göbekli bir para babasından daha fazla puan topluyor. Nitekim, gençler arasında tatil için denizi seçenlerin sayısı yetişkinlerden daha fazla.

Avrupa'da, tatili deniz kıyısında geçirmek isteyen insanların yaş ortalaması 37, buna karşılık dağ sporlarını tercih edenlerinki 43. Deniz kıyısını işaretleyenler içinde de plajı ön plana çıkaranlar daha da gençler. Avrupa'da, tatilde plajı seçenlerin yüzde 55'i, 20-29 yaş arasındaki gençler...

Güneşin çekimi...
Serüven tutkusu, el değmemiş bir doğaya yakından temas, fiziksel ve sosyal zenginliğini bir başkasına sergilemek... Bu çok çeşitli dürtülerle, insanlar tatillerini, bazen ekvator bölgesindeki engin plajlarda geçirmeyi seçiyorlar. Sosyologlar bu konuda, söz konusu dürtülerin büyük rol oyna-dığını ilke olarak kabul ediyorlar. Zaten, bu ülkelere yönelik turizm bro-şürlerinde, bölgenin egzotik özellikleri, duyguları kışkırtan yönleri, sualtı zenginlikleri ve otellerinin lükslüğü, ayrıntılı şekilde göz önüne seriliyor. Ancak, sosyologlara göre, bütün bunların yanı sıra, bu yörelere insanı çeken olay, yılın tüm aylarında gökyüzünün güneşli olması... Gerçekten de, insanların tatillerini plajda geçirmelerindeki en belirleyici etken güneş... Nedeni, güneşli günlerin daha sıcak olması ya da çılgınca bronzlaşmak isteği değil. Temelinde çok daha kültürel ve derin bir olay yatıyor. Güneş, antikçağlardaki tüm uygarlıklarda ana tanrılardan biriydi. Bu yüzden, in-sanoğlunun gözündeki değeri, basit bir bronzlaştırıcı olmanın çok daha ötesinde. İkinci olarak, hemen hemen tüm toplumlarda yüz solgunluğu bir hastalık belirtisi olarak algılanıyor. Birçok dilde, "Güneş girmeyen eve doktor girer" anlamına gelen atasözleri var. Böyle olunca da, güneşli diyarlara gitmek en azından bir tür psikolojik tedavi... Son olarak hemen belirtelim ki, bugün bilim, güneş ışınlarının depresyon gibi bazı psikolojik rahatsızlıklara iyi geldiğini kanıtlamak üzere...
Psikologlara göre, dağ ile deniz seçiminde, çocukluk günlerine dönüş de önemli bir etken... Suyun çekimi, özünde insanoğlunun 9 ay boyunca içinde yaşadığı ana rahmindeki suya özlemden başka bir şey değil... Nitekim, birkaç aylık bebekler bile suya bırakıldığında korkmuyorlar ve içgüdüsel hareketlerle yüzmeye başlıyorlar.

Hatta, bazı paleontologlar daha da ileriye gidip, insanoğlunun evriminde su içinde yaşanmış bir dönemin olduğunu öne sürüyorlar. Bunu kanıtlamak için de, insanın uzun kıllarını yitirmesini ve deri altı yağlarının varlığını gösteriyorlar.

Tatile çıkıldığında plajın atmosferine pek kolay uyum sağlanamıyor. İlk günlerde bir geçiş dönemi yaşanıyor. Kişinin klasik kimliği kolay kolay "yüzücü" kimliğine dönüşemiyor. Bu dönem, kişiden kişiye farklılıklar gösteriyor. Kiminde birkaç saat, kiminde de birkaç gün sürüyor. İşte bu nedenle psikologlar, "gerçekten özgürlük" anlamına gelen bir tatilin, en az 2 hafta sürmesi gerektiğini belirtiyorlar. Ne de olsa düşler o kadar çabuk gerçekleşmiyor.

Hiç kuşku yok, plaj kendi kuralları olan özel bir topluluk alanı... Bu kurallar hiçbir yerde yazılı değil; ama, hemen herkes bir şekilde haberdar. Güneşlenmeye gelen bir kişi, şemsiyenin altında bir şezlonga yerleştiğinde, her şeye karşın duvarları olmayan bir odanın içinde olduğunun bilincinde. Belki, bütün insanların bilinçaltında, yüzmeye giden ötekilerin davranışlarından ve ritüellerinden farklı bir şey yapma dürtüsü var.

Ama, yine de çevredekilerin "toplumsal denetimi"nden yüzde yüz bir bağımsızlık asla söz konusu değil. Tatilin ilk günlerinde plaj, aslında tipik bir restoranı anımsatıyor. Herkes kendisine ayrılmış masaya oturuyor, restoran ne kadar dolu olursa olsun, sadece hizmet edenlerle sohbet ediyor. Ancak, günler geçtikçe plaj dönüşüme uğruyor. Dostluklar ve düşmanlıklar kuruluyor.

Çevredeki şezlonglarda oturan kimilerine sempati duyuluyor, kimileri antipatik bulunuyor. Ünlü bir toplumbilimci, plajın bu durumunu "apartman yaşamı"na benzetiyor. Artık sevdiğiniz, görüştüğünüz, ancak bu arada, kapıda rastladığınızda selam bile vermediğiniz komşularınız var. Tabii bu durum, zamanla tatilciler arasında "aynı deniz, aynı plaj" formülünü doğuruyor.

Bu plaj topluluklarının bazıları o kadar güçlü ve sağlam oluyor ki, bu insanlar 20, 30, hatta 40 yıl boyunca, aynı plaja bir toplumsal-dinsel bir ayini gerçekleştirir gibi gidiyorlar. Plajın alanı, bazı antropologlara göre gerçek bir "toplumsal zar". Ve ancak grup bölündüğü zaman parçalanıyor. Deniz kıyısındaki yaşamın en tipik özelliklerinden biri, alanın sıkı bir biçimde sınırlı olması...

Boş bir plaja gelen ilk kişinin ilk yaptığı iş, havlusunu sermek. Bu, aslında kendi yaşam alanının ve onun sınırlarının çizilmesi. Havlu, bu alanın herkes tarafından görülmesini ve ötekileri belli mesafede tutmayı sağlayan bir araç... Nitekim, daha sonra gelenler, kendi sınırlarını ilk gelenden en az bir metre uzaklıkta belirliyorlar.

İki havlu arasındaki mesafe, sosyologlara göre, insan ilişkilerini de betimliyor. Plajda, iki insanın serdiği havlular arasındaki mesafe 1,25 ile 3 metre arasındaysa, bu, onların birbirlerini ta-nımadıklarını gösteriyor. Ya da dostlukları henüz emekleme aşamasında... İki havlu arasındaki mesafe 44 santimetreyle 1,25 metre arasındaysa, ilerlemiş bir dostluktan söz edilebilir. Yan yana serilmiş iki havlu arasında hiç mesafe yoksa, iki sevgili plaja gelmiş demektir.

Ancak plaj, sadece herkesin savunduğu ve saygı görmeyi istediği küçük "havlu-cumhuriyetleri"nden oluşan bir yer değil. O, aynı zamanda bir podyum. İnsanların kendilerini ve fiziklerini sergiledikleri bir alan. Sözgelimi, Batı Avrupa'da, küçük çaplı plajlarda gerçekleştirilen bir araştırmaya göre, plaja her yeni gelen yabancı, oranın müdavimlerinde ilginç tepkiler oluşturuyor.

Örneğin, birbirine kaynaşmış olan topluluk daha yüksek sesle gülmeye ve konuşmaya başlıyor. Hareketlere de bir hızlılık geliyor. Öte yandan, plaja her yeni gelen grup için yeni bir iletişim mal-zemesi oluyor. Onun giysileri, yürüyüş biçimi, hatta oturmak için seçtiği yer bile ateşli tartışmalara yol açıyor. Gelenin cinsiyeti de plajdaki davranış biçimlerini etkiliyor. Gelen genç ve alımlı bir kadınsa, grubun erkekleri kültür-fizik hareketleri yaparak ya da daha hızlı yüzerek, dikkatini çekmeye çalışıyorlar.

Gelen yakışıklı ve genç bir erkekse, bu kez podyuma çıkma sırası grubun kadınlarına geliyor. Genellikle, nasıl daha iyi yüzme bildiklerini göstermek yerine, fizik özelliklerini ve mayo seçimlerini ön plana çıkarmayı deniyorlar. Bunun için yaptıkları en yaygın numara, denizden çıkarken su seviyesinin dizkapaklarına geldiği noktada her zamankinden daha fazla oyalanmak...

Tatil köyü : Yapay bir plaj...
Bazı sosyologlara göre, tatil köyü, geleneksel plajın "yapay" biçimde ye-niden üretilmiş, gerçeğin tamamen yanılsaması olan bir oluşum. Öncelikle, geleneksel plaja oranla, tatil köyü kapalı bir mekân ve dış dünya ile ilişkisi, mönüdeki birkaç egzotik yemekten öteye geçmiyor. Başka bir deyişle, tatil köyünün plajı, istediğiniz zaman çekip gideceğiniz bir yer değil. Tabii, önceden ödediğiniz paranın yanmasını istemiyorsanız. Üstelik, tatil köyündeki dostluklar doğal bir olgu gibi gelişmiyor. Burada insanlar, kendilerini dost olmaya mecbur hissediyorlar. Oyun oynamak ve konuşmak, bu kapalı mekânda ağır bir baskı uyguluyor ve kişi kendisin-den vererek bu görevleri yerine getirmeye çalışıyor. Dahası, bu zoraki sosyalleşme fırsatı, animasyonlarla iyice güçlendiriliyor. Tatil köyüne girişte ve gidişte yapılan törenler, birer dinsel ritüele dönüşüyor. Kuşkusuz bu "zorlama dostlukları" seven, tatil köyü tutkunları da var. Hatta bazı psikologlar, tatil köyünü savunuyorlar. Çünkü onlara göre, yüzlerce kişinin ağırlandığı tatil köyleri, kişiyi her türlü stresten arındırıyor. İnsanlarla arkadaş olmayı becerememe stresinden bile...
Ne var ki, plaja yabancının gelmesini itici bir dürtü olarak görenlerin sayısı o kadar fazla değil... Genellikle insanlar, aynı dostlarla aynı koylarda yüzmek ve sörf yapmak eğilimini koruyorlar. Avrupa'da yapılan bir araş-tırma, insanların yüzde 60'ının plaja dostlarıyla gitmek istediğini ortaya koymuş. Yine de bu alışkanlığın hızla yıkıldığını belirtmek gerekiyor.

Son zamanlarda, sürekli aynı plaja gitmek yerine, turlamak, plajın yanı sıra bölgeye yakın doğa güzelliklerini ve tarihi kalıntıları gezmek de ter-cih ediliyor. Hızla sona ermekte olan, sadece aynı dostlarla aynı plajlara gitme eğilimi değil. Ailece plaja gitme, çoluk çocuk eğlenme geleneği de giderek tarihe karışıyor. Çünkü, plaj topluluğu oluşturan bireyler, giderek daha özerk ve farklı olma isteği taşıyorlar.

Bunun bir göstergesi olarak plaj topluluğundan uzaklaşıp, tatil beldesinin asıl sakinleriyle ilişkiye girmek istiyorlar. Ancak bu ilişkiler, henüz istenilen düzeyde değil. Çünkü, tatil yöresi sakinleri, tatilcileri çoğunlukla birer tüketici olarak görüyorlar ve onlarla birebir temastan kaçınıyorlar. Bu iletişimsizliğin en somut göstergesi ise, sakinlerin ve tatilcilerin güneşlenme ve denize girme saatleri arasındaki büyük farklılık.

Bölge sakinleri, denize inmek için tatilcilerin yemek için plajı terk ettikleri öğle saatlerini ya da piyasa için hazırlandıkları akşamın geç saatlerini tercih ediyorlar. Yani plajın tamamen onlara ait olduğu saatleri...

Gerçekte, en doğal olanı denize çıplak girmek. Ama plajların, denizden yararlanmanın yanı sıra, insanların birbirlerini fizikleriyle etkiledikleri bir ortam olması, herkesi şık giyinmeye zorluyor. Plajlarda bu podyum havasına girmenin tarihi 2000 yıl öncesine dayanıyor. İlk plaj kıyafetinin Yunanistan'da M.Ö. 300'de ortaya çıktığı tarihten, 21.yüzyıla kadar mayo modelleri sürekli değişti.

Antik Yunan'daki ilk plaj kıyafetlerinin kulla-nılmasından hemen sonra, toga denen dikişsiz, uzun ve beyaz çarşaflar gündeme geldi. Toga, antikçağlarda epeyce popüler oldu. Sicilya'da, Piazza Armernia harabelerindeki antik bir villada, günümüz bikinilerine çok benzer giyinmiş kadın mozaikleri var. Mayo modası, Romalılar'dan sonra uzun bir süre rafa kalktı. Nedeni, deniz sporlarının bir eğlence de-ğil, terapi unsuru olarak görülmesi...

Ancak 1700'lerde, Avrupa'da kadın ve erkekler plajlara birlikte gitmeye başladılar. Bu olay, özellikle İngiltere ve Fransa'da yaygınlaşmıştı. İlk plaj kıyafeti, bal peteği şeklinde büzgülü bornozu andıran bir elbiseydi. Bu, rahatlıktan uzak ve kullanışsız kıyafetlerde stil önemli değildi, gösterişsiz olması yeterliydi. Aslında yapılan tek şey, suda havalanıp bacakların açılmasını engellemek için, bornozlara dikilen metal ağırlıklardı.

19. yüzyıla kadar tedavi edici özellikleri nedeniyle kullanılan plajlara, 1840 yılından itibaren, eğlence yerleri yaklaşımı egemen oldu. Bu yıllarda, Kuzey Amerikalılar kıyılara eğlenmek için gelmeye başladıklarından, plaj kıyafetlerinde de ilk büyük değişiklik yapıldı. Tren yollarının yaygınlaşması gibi teknolojik gelişmeler, insanların plajlara daha kolay ulaşmalarını sağladı. Buna bağlı olarak da, tatillerde plajlara olan rağbet arttı.

Gelişen ekonomiyle birlikte, insanlar eğlenmeye daha çok zaman ayırmaya başladılar; kıyı kasabalarına rağbet arttı. Artık plaj giyiminde büyük değişimlerin zamanı gelmişti. İhtiyaç duyulan, hem sade hem de yüzme sporlarının rahatça yapılabileceği bir modeldi. İlk mayolar, şalvar ve si-yah çoraptan oluşuyordu.

1860'larda, teşhiri önlemek için bu modellere iç çamaşırı da eklendi. Kadınlar yine de yüzmekten kaçınıyorlardı. Çünkü, o günlerde yüzmenin yalnız erkeklere göre bir spor olduğu düşünülü-yordu. 1800'lerin sonlarında yüzme, üniversiteler arasında yaygınlaştı ve olimpiyat sporu oldu.

Artık kadınlar da rahatça yüzebilirlerdi. Plaj modası, o günlerde gelişmek için büyük bir fırsat yakaladı. 1880'lerle birlikte, tek parça bir bluz ve pantolondan oluşan "princess" (prenses) kesimi bu-lundu. Bu kesimde dize kadar inen ayrı bir etek ve belde düğme kullanılıyordu. Princess modelini, çoğu zaman fırfırlı bir başlık tamamlıyordu.

Yeni mayo modelleri vücut hatlarını daha çok ortaya çıkarmaya başladı ve bu durum, 20. yüzyıl kadın mayolarında yeni bir çağ açtı. 1907'de Avustralyalı Annette Kellerman, Amerika'da tek parça bol bir kıyafetle yüzdüğü için yeni bir harekete neden oldu ve tutuklandı. Daha sonraki yıllarda bu model kullanıldı. Mayolar artık daha rahat, modaya daha uygun olmaya başladı.

1920'lerin başında, mayolarda önlük gibi kullanılan etek yerine, alt parçayı örtecek uzunlukta bir üste geçildi. Çoraplar hâlâ kullanılıyordu, ama bacaklar diz üstüne kadar açıktı. 1920'lerde tatile ve eğlenceye verilen önem daha da arttı. New York Madison Square Garden'da, 1916 Mayısı'nın "Bathing Suit Day" (Mayo Günü) olarak kabul edilmesi, ilginin ne kadar büyük olduğunu gösteriyor.

Mayolarda daha az parçadan oluşan, daha dar ve atletik değil, daha seksi modeller tercih edildi. Su sporlarına artan ilgi ve Fransız yüzücülerinin alışılmamış mayo kesimleri, değişimin en önemli nedenleriydi. Biçimsiz ve rahatsız korseler bırakıldı, cinselliği ortaya çıkaran modeller tercih edildi. Artık kadınlar vücutlarını kapatmaya çalışmıyorlardı. Böylece mayolar gittikçe küçüldü ve daraldı. 1930'larda yeni kuşak modacılar, kulla-nışlı, düzgün ve modern modeller geliştirdiler.

Bunun en iyi örneğini, ünlü Bauhaus modeli oluşturuyordu. 1934'te, vücudu daha çok saran ve güneşlenmek için omuz askıları indirilebilen mayolar dikildi. 1930'ların sonunda, daha dekolte olan "molded-fit" modeli hayata geçirildi. Bu arada, kısa etekli "panel suit" denen model de yaygındı. 1940'larda plaj güzelleri, fotomodel kızlar ortaya çıktı ve mayoları yüksek topuklu terlikler, takılar süslemeye başladı.

Bunun en heyecan verici örneğiyse, iki parçadan oluşan "bikini" oldu. 5 Temmuz 1946'da modacı Louis Reard, bu modeli Paris'teki gösterisinde tanıttı. Model adını, Amerika'nın nükleer test yap-tığı yer olan Güney Pasifik'teki Bikini mercan adalarından aldı. Bikini dünyayı kasıp kavurdu ve mayo sektörünü kökünden değiştirdi. Reard bu modelin, o zamana kadar üretilen en kısa mayo olduğunu söyledi ve "Ne kadar kısa?" sorularına "O kadar kısa ki, giyen kadının, annesinin kızlık soyadı dışında her şeyini ortaya çıkarıyor" diye yanıt verdi.

Savaş zamanı olması, üretimde kumaş kullanımını kısıtlıyordu. Dolayısıyla, az kumaş gerektiren bu model mükemmel bir çözüm oldu.1950'lerde bir kadın, göğüsleri dolgun olduğu müddetçe arzulanırdı. Kadınlar, göğüslerini pamukla takviye ederdi. Pamuk, o dönemlerin Wonderbra'sıydı (günümüzün çok ünlü bir sütyen markası). Ancak, mayolarda bu pek rahat bir çözüm değildi. Durumu fark eden Christian Dior, daha rahat bir görünüm için alternatif modeller üretti.

Mayo bakımı
Mayoya, iyi bir kıyafete gösterilen ilgi kadar özenle bakmalıyız. Mayo hangi marka olursa olsun, eğer gerekli bakım önerilerine dikkat edilirseniz, çok uzun yıllar kullanabilir ve tasarruf edebilirsiniz. Mayonuzu, her kullanmadan sonra bir-iki saat içinde elde, soğuk suda ve yumuşak bir sabunla yıkayın. Güneş yağları, havuzlardaki klor gibi kimyasal maddeler ve tuzlu su, mayonun esnek yapısına ve kumaşına zarar verir. Bu yüzden, mayonuzu mümkün olduğu kadar çabuk yıkamanız gerekiyor. Mayonun suya basılması, çamaşır makinesinde yıkanması, kurutma makinesinde kurutulması ve ıslakken başka giysilerle yıkanması tavsiye edilmiyor. Mayonuzu sıkmadan kurumaya bırakın. Güneş ışığı, kumaş renginin solmasına neden olacağından, mayonuzu uzun süre güneşte bırakmayın. Sı-cak su mayolara zarar verir. Bu nedenle mayonuzu sıcak su havuzlarında ve kaplıcalarda kullanmayın.
1960'lar daha cüretkârdı. Rudi Gernrich, üstsüz bir model olan monokiniyi ortaya çıkardı. Uzun bacaklı görünmek artık çok önemliydi. 1970'teki sütyen yakma olayı, kadınların sadece göğüsleri için beğenilmesini protesto ediyordu. Sütyensiz giyim moda oldu, yeni mesaj "ne görüyorsan onu alırsın" oldu. Göğüsler artık pamukla gizlenmiyordu. Bu durum şaşkınlık yaratmadı, ama kadınlar için büyük bir sorun haline geldi.

Çünkü, hem göğüsleri için beğenilmek istemiyorlardı, hem de küçük görünen göğüslerini beğenmiyorlardı. Bunun sonucunda, 1980'de plastik cerrahi yardıma koştu ve silikon modası başladı. Dolgun ve dik göğüslerle kendilerine güvenmeye başlayan kadınlar, çok daha cüretkâr modeller giymeye başladılar. 1984 yılında bikininin yaratıcısı Reard öldüğünde, bikini, Amerika ve Kanada kıyılarının vazgeçilmez kostümü olmuştu.

Ameliyatların yol açtığı sorunlar nedeniyle, 1990'larda silikon destekli, balenli mayolar ön plana çıktı. Çekici bir göğüs dekoltesi çok önemliydi ve bunu sağlamak için birçok model geliştirildi. "Rio-cut", "hot pants" ve tanga adı verilen değişik alt parça modelleri de üretildi.
Günümüzde mayo alıcılarının dikkat etmesi gereken birçok nokta var. Öncelikle, bir mayo ıslak-kuru, gece-gündüz fark etmeden her ortamda iyi durmalı.

Ayrıca, son yıllarda gelişen moda sektörü sayesinde, herkesin kendi vücuduna göre bir mayo ya da bikini bulabilmesi, alıcılara çok daha fazla seçenek sunuyor. Artık farklı renk, çizgi ve kesim hileleriyle, tek bir mayoyla ince bir bel, uzun bacaklar, dolgun göğüsler veya dik kalçalar elde etmek mümkün. Örneğin, dolgun bir görünüm için kırmızı, portakal rengi, sarı ve beyaz gibi sıcak renkler; ince bir görünüm için mavi, yeşil, turkuvaz ve siyah seçebilirsiniz.

Dikey çizgiler vücudu daha uzun gösteriyor; yatay çizgiler genişlik kazandırıyor; çapraz çizgilerse, vücut çatlaklarını, yarattığı göz yanılmasıyla belirginlikten uzaklaştırıyor. Çizgilerle ve farklı kesimlerle, kalçaları da değişik göstermek mümkün. Bu özellikler farklı modellerde birleşebiliyor. Örneğin, "blouson" modeli bel hatlarını ortaya çıkarmıyor, dikkati kalçalara çekiyor.

Bu model, kalın ve bel boyu kısa kadınlar için uygun. "Maillot" ise, klasik sırtı açık tek parça bir mayo. En çok tercih edilen modellerden biri; çünkü, çoğu kadına en iyi görünümü veriyor. "Dressmaker", bacaklarının üst kısımlarını kapamak isteyen kadınlar için en ideal model. Kısa bir etekle istenmeyen bölgeleri örtüyor. "Tunic", çatlakları kapamak için uygun.

Bunların dışında "monokini" ve "tanga" modelleriyse, güzel vücutlu ve cesur genç hanımlar için...

Kendini bırak ve aşık olmaya hazırlan!.. Psikologlara göre, tatilde olmak duygusunun kendisi bile "yıldırım aşkları"nı kolaylaştırıcı bir etken... Kuşkusuz, bunların büyük bir bölümü macera düzeyinde kalırken, uzun süreli ilişkilere dönüşenlerin sayısı da az değil... Peki ama, neden tatilde, özellikle de plajda insan aşık olmaya daha yakın bir noktada duruyor?

Psikologlar, bunun temel nedeni olarak, insanın gevşemesini ön plana çıkarıyorlar. Günlük iş ve sorumluluk stresinden kurtulan insan, çevresin-dekilere daha fazla dikkat etmeye, ama asıl önemlisi ayrıntıları kaçırmamaya başlıyor. Böylece, stresli bir ortamda, çok yoğun iken dikkatlerden kaçan bir karşı cins, tatil ortamının rahatlığında etkileyebiliyor.

Üstelik, insanlar tatilde kendilerini sadece toplumsal sorumluluklardan değil, aynı zamanda bazı etik yükümlülüklerden de uzak hissediyorlar. Karşı cinse yönelik ilk hamleler çok daha kolay geliyor. Sessizliğin ve utangaçlığın yasakladığı birlikteliğin altyapısı, çok daha kolay inşa ediliyor.

Öte yandan, plajda "flört", gençler için tatilde başarının bir kriteri... Birçok genç, daha tatile giderken bu olayın ağırlığını sırtında hissediyor. Tatil dönüşünde, mahallede ya da okul arkadaşlarına anlatılacak başarılar arasında, "flört" sayısının kabarıklığı belirleyici bir rol oynuyor. Ayrıca psikologlar, bu toplumsal-psikolojik baskıyı sadece gençlerin değil, ye-tişkinlerin de yaşadıklarını söylüyorlar.

Yaz tatiline çıkarken aşık olmayı, düşlerindeki eşle karşılaşmayı hedefleyen yetişkinlerin sayısı hiç de az değil. Çünkü, istatistiklere göre, yüksek eğitim kurumları ve işyerinden sonra, tatil, insanların karşı cinsle en fazla tanışma olanağı buldukları ortam... Yine, plaj aşklarında ilişkinin kısa ya da uzun süreli olması, yaşa göre de değişmiyor. Kısacası, yetişkinler ve gençler, tatil boyunca aşk karşısında aynı coşkuyu, ama aynı zamanda da aynı korkuları yaşıyorlar.

Aradaki tek farklılık, cinselliği ve ilişkiyi yaşama biçiminde ortaya çıkıyor. Yetişkinler tüm deneyimlerini ilişkiye taşıyorlar, karşı cinsin istekle-rini karşılamaya çalışıyorlar, ancak, kendileri de karşı cinsten bazı fedakârlıklar bekliyorlar. Gençler ise, plaj aşkları boyunca, çok daha doğallar ve her türlü deneyime ve yeniliğe açıklar.

Avrupa'da yapılan bir araştırma, genellikle dört ay olan yaz mevsiminde (haziran, temmuz, ağustos ve eylül), plaj aşklarının, özellikle temmuz ve ağustos aylarında ivme kazandığını gösteriyor. Psikologlar, bunun kişiye özgü bir nedeni olduğunu düşünmüyorlar. Olay daha çok sosyo-ekonomik boyutlarda açıklanıyor. Çünkü, özellikle Avrupa'da okullar haziran ayının sonlarına kadar sürüyor ve insanlar, toplu halde temmuz, hatta ağustos aylarında tatile çıkıyorlar.

Plajdaki kalabalıklar ve doğal olarak ilişki şansı da bu aylarda artıyor. Avrupa'da, Akdeniz kıyısındaki ülkeler dışında, eylül ayı boyunca plaj tatili iklim nedeniyle çok, ama çok kısıtlı...
Peki ama bir plaj aşkını diğer tip aşklardan ayıran temel özellikler neler? Bunun yanıtı tek kelimeyle tutku... Plajda doğan aşklar kendi başına daha yoğun, ama bir bütün olarak da daha bulaşıcı.

Psikologlar, insan beyninin günlük sorunlarla meşgul olmadığı durumlarda, duygusal ya da erotik isteklerin daha çok ve güçlü olduğunu belirtiyorlar. Aşkı daha hızlı ve tüm saniyelerini değerlendirerek yaşamak istemenin bir başka nedeni ise, tarafların, açıkça itiraf etmeseler bile, tatil sonunda bu ilişkinin biteceğine yönelik beyinlerinde küçük de olsa bir tereddüt bulunması...

Flörtün ilk aşaması: Dikkat çekme...
Cazibenin ilk aşaması olan dikkat çekmede, fizik yapısı, kuşkusuz belirleyici bir rol oynuyor. Son yıllarda gerçekleştirilen birçok araştırma, kadın ve erkek vücudunda ilk dikkati çeken noktaları açık bir biçimde ortaya çıkarmış bulunuyor. Bu istatistik rakamlarına göre, plajda geniş omuzlara, kalın bir ses yapısına ve kaslı bir göğse sahip erkekler, daha fazla dikkat çekiyorlar. Kadınlarda ise, anatomilerinin yuvarlak noktaları ön plana çıkıyor. Birçok erkek, plajda kadınların önce göğüslerine ve daha ardından kalçalarına baktığını itiraf ediyor. Aynı şekilde, dolgun dudaklar da etkili oluyor. Günlük yaşamda bir kadının en güçlü silahlarından biri olan gözleri, ne yazık ki plaj çekiciliğinde geri sıralara düşüyor. İngiliz etolog Desmond Morris'e göre, plajda kadının güzelliği, dolaylı yoldan ya da doğrudan üreme kavramıyla birlikte gidiyor ve bu nedenle, vücudun plaj giysisiyle kapalı bu noktası çekiciliğin silahlarından biri haline geliyor. Erkekte ise, güzellik üreme organından bağımsız... Erkekte gü-zellikle güç özdeşleştiği için geniş omuzlar, kaslar, yağsız bir beden ön plana çıkıyor.

Yaz aşklarının yoğunluğuyla birlikte bir başka sorun daha ortaya çıkıyor: ihanet... İnsanlar, tatil boyunca sevgililerinin ya da eşlerinin daha duyarlı, karşı cinsten gelecek sinyallere daha açık olduklarını biliyorlar. Bu durumda, onların tek başına gittikleri tatil, kalanlarda "ihanet" duygusunu filizlendiriyor.

Avrupa'da çeşitli özel hafiyelik kuruluşlarının ortaklaşa yaptıkları bir araştırma, özellikle ağustos ayında, eşlerinin ihanetinden kuşkulanan insanların sayısında ciddi bir artış bulunduğunu göstermiş. Ancak, psikologlar ve sosyologlar "yaz ayları ihanet ayları"dır yaklaşımının yanlışlığını ve bu inancın, 1960'lı yıllarda tatilin "kitle hareketi"ne dönüştüğü günlerden kalma hatalı bir yorum olduğunu ileri sürüyorlar.

Gerçekten de, 60'larda sosyal hareketlerin sonucu çalışanlar "ücretli tatil izni" hakkını kazandıklarında, bazı tutucu çevreler, tatilin, özellikle eşlerin birbirinden ayrı tatil yapmalarının, aile birliğini tehdit edeceğini öne sürmüşlerdi. Bu eleştiri, bugün tümüyle anlamını yitirdi. Çünkü tatil, değil aile birliğini bozmak, tam tersine sarsılan ailelerin daha güçlenmesini ve asıl önemlisi, yeni ailelerin kurulmasını kolaylaştırıyor.

Kısacası, "yaz ayları ihanet ayları"dır ifadesi, geleneksel değerlerin savunulmasını sağlayan bir "mit"ten başka bir şey değil. Üstelik, antropologlara göre, yaz tatili ve yaz aşkları, bir tür "olumlu yıkıcılık" işlevi görüyor. İnsanların yaşam tarzlarını değiştirerek, onlara daha fazla hareket özgürlüğü vererek, toplumu alt üst edecek yerde, daha da güçlenmesini sağlıyor.

Giriş yap
Kullanıcı adı:
Şifre:
Üye olmak için tıklayınız ↓

BİLİM İNSANLARI
Atomik kuvvet mikroskobu Subscribers Only
HI-TECH
Esnek gelecek Subscribers Only
PRİZMA
Formula-1 tekniğine sahip keklikler
SORU-CEVAP
Çürüyen meyve neden kahverengiye dönüşür?
X DOSYALAR
Bütün dosyalar