Bilim Sağlık Teknoloji Spor Doğa Tarih Kültür Arkeoloji
 
 Bülten üyeliği
Ara:  
Tr-abc: ö ç ı İ ğ ş Ş ü
Portre
Olanaksızın Gerçeğe Dönüşümü:MTA

Son yıllarda, gerek deprem gerekse bu alandaki bilgiler ve tartışmaların gündeme gelmesinde adını en çok duyduğumuz kurumların başında "Maden Tetkik Arama" ya da kısa adıyla "MTA" geliyor. Kimdir bu MTA, ne iş yapar? Bunu pek bilmeyiz. Bilebildiğimiz en çok, MTA'nın maden aradığı biraz da depremlerle ilgilendiği yolunda...

Çok sade bir görüntüye sahip MTA tesislerinde son derece karmaşık ve uzmanlaşmış araştırma laboratuvarları var.
MTA'nın tanınmamasının sorumlusu sokaktaki adam değil. Asıl neden, MTA Genel Müdür Yardımcısı Gürkan Tunay'ın da belirttiği gibi, kurumun içine kapanık "resmi" yapısından kaynaklanıyor. Aslında MTA, yerbilimlerinde dünya çapında dev bir kuruluş. Öylesine ki, MAT (Maden Analizleri ve Teknolojisi) Daire Başkanı Dr. Jerf Asutay'ın dediği gibi, "Sahip olduğu özellikler bakımından dünyada bir eşi daha yok".

Bu anlatılanları vurgulamak için, Gürkan Tunay geçen yıl yaşadıkları bir olayı şöyle aktarıyor: "Birleşmiş Milletler'den bir uzman Türkiye'de kentsel alanlar planlanırken, deprem, sel, heyelan gibi doğal afetlerin etkisinin jeolojik açıdan incelenmesine ilişkin bir proje hazırlıyor. Geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerin bu temel jeolojik çalışmaları yapmasının zorunlu olduğunu vurgulamak üzere bir dizi konferanslar düzenlemişler. Bu amaçla bir program yapmış ve Türkiye'yi de dahil etmişler. Bize de bir görüşme talebi geldi, ben de Jeoloji Daire Başkanı idim ve telefonda, bir Amerikalının geldiği ve yarım saat kadar bir görüşme yapmak istediği söylendi. Amerikalı geldi. Hazırlıklı olmadığımız için, arkadaşlarla dairemizi tanıtalım neler yaptığımızı gösterelim dedik. Bir ara depremlere ilişkin çalışmalarımızdan söz açtık. Henüz tamamladığımız yeni raporlarımız vardı. Adapazarı, Düzce, Bolu, Yalova bölgelerine ait deprem tehlikesi karşısında kentler için, jeolojik verileri temel alarak hazırladığımız, alternatif yerleşim alanlarını öneren raporlar vardı. ABD'li uzman bunları görünce heyecanlandı, bütün randevularını iptal edip, bize 2 gününü ayırdı. Sonunda, 'Türkiye'ye gelirken sizi Asyalı bir ülke gibi düşünmüştüm, bu kadarını hiç beklemiyordum' deyiverdi."

Amerikalı Jon L. Rau'nun asıl geliş nedeni, Asya ülkelerini bu tür çalışmalara yönlendirmekmiş ve MTA'nın bu tarz bilimsel araştırmalar yapmasını büyük memnunlukla karşılamış. Hemen ardından, "Peki" demiş, "bu tip çalışmalarınızı kamuya duyuruyor musunuz?" Bizimkiler "Hayır, ama raporları ilgili kurum ve kuruluşlara gönderiyoruz" deyince bu kez Amerikalı, "Peki onlar bu bilgileri kullanıyorlar mı?" diye sormuş.

Bizimkiler de, "Onu bilemeyiz" demişler. Amerikalı yine çok şaşırmış ve halka da duyurulmadığını öğrenince Amerikanvari bir plan önermiş: Geniş bahçe içindeki MTA'nın, hafta sonlarında halka yönelik barbekü partileri verebileceğini, insanların bir taraftan bedava yemek yerken, çalışmalar hakkında da aydınlatılabileceğini söylemiş. Sonunda, burada tanıtım adına bir şey yapılamayacağını anlayınca, hazırladıkları deprem projelerinden bazılarını konferanslarla tanıtmak için Jeoloji Dairesi çalışanlarını Bangkok'a davet etmiş. Tüm masraflarını üstelenmiş, karşılığında da giden bütün bilimsel raporların kendilerinde kalmasını istemiş.

MTA binası, Ankara'nın Eskişehir yolu çıkışında koru benzeri ağaçlarla donanmış epey genişçe bir arazinin içinde bulunuyor. Kurum, ilk kez 22 Haziran 1935 tarihinde, Türkiye'nin maden yataklarını araştırmak ve bulmak amacıyla bilimsel araştırmalar yapması için bir "enstitü" olarak kurulmuş. Bilimsel bir kurumun "enstitü" olması demek, çalışmalarında bilimi ve bilimsel araştırmaları ölçü alması anlamına geliyordu.

Doğal olarak, yine enstitü yapısı nedeniyle "özerk" olması gerekti. Böylece aklına esen "yetkili"nin, özellikle de politikacıların bilime karışması önlenmiş oluyordu. MTA, 13 Aralık 1983 tarihine kadar bir enstitü olarak çalışıyor ve bu tarihte, bir KHK kararıyla "genel müdürlük" yapısına indirgeniyor. Yine de MTA araştırmacılarının sağlam bilimsel arka planı nedeniyle, kurum bilimsel çalışmalarındaki düzeyinden hiçbir şey yitirmemiş. Öyle ki, kurumda sadece 2002 yılında 69 tane bilimsel proje yürütülüyor.

Teknolojik düzeydeki araştırmaların sayısı ise, yine 2002 için 6. Teknolojik araştırmalardan bir örnek vermek gerekirse, MAT Dairesi bünyesinde yapılan bir bilimsel araştırma çalışması sonucunda, linyit kömüründen dumansız özel bir ev yakıtı üretilmiş. Türkiye'deki linyit rezervleri ve kentlerdeki hava kirlenmesi göz önüne alındığında, bu yeni buluş ekonomik ve çevresel açıdan son derece önemli. Oysa Daire başkanı Dr. Jerf Asutay, buluşla özel ya da başka bir sektörün ilgilenmediğini belirtiyor.

MTA mağaracılık çalışmalarıyla jeolojiye destek vermenin yanı sıra ülkenin karstik yapısını da araştırıyor.
MTA, yapı itibariyle değişik bilimsel araştırma birimleri şeklinde örgütlenmiş. Jeotermal Enerji Aramaları ve bunlara ilişkin projeler buna iyi bir örnek. Bölüm İbrahim Akkuş yönetiminde çalışıyor. Türkiye'de jeotermal enerji çalışmaları, 1962 yılında enerji envanterinin hazırlanmasıyla başlamış. Dünyadaki jeotermal enerjinin sıcaklığına göre yapılan standartlara dayanarak, Türkiye'de de çok sayıda Düşük Sıcaklıklı Sahalar (20-700 C), Orta Sıcaklıklı Sahalar (70-1500 C) ve Yüksek Sıcaklıklı Sahalar (150 ve üstü) saptanmış. Ancak ilginç olan, Türkiye'deki jeotermal enerjinin büyük ölçüde Batı Anadolu'da toplanmış olması.

İbrahim Akkuş'un bildirdiğine göre, Türkiye'de toplam 600 civarındaki sıcak su kaynağının bulunduğu 170 jeotermal alandan 90 tanesi konut ısıtmaya, 10 tanesi saha elektrik üretimine, geri kalanlar da sera ve kaplıca gibi değişik konularda yararlanılmaya uygun. İbrahim Akkuş, elektrik üretimine uygun sahalardan Denizli-Kızıldere alanının önemini vurguluyor: ''1968 yılında keşfedilen bu sahada, 2420 C ile Türkiye'nin en yüksek sıcaklığına ulaştık. Ayrıca, yine burada 20,6 MW elektrik kapasiteli bir santral kuruldu. Bu santral, günde net 12 MW elektrik üretiyor ve Türkiye'nin ilk ticari jeotermal santrali unvana sahip.''

MTA'nın öncülüğündeki jeotermal enerjinin geleceğini ve bunun ülkeye olan katkılarını sayısal olarak anlatmak gerektiğinde İbrahim Akkuş şunları söylüyor: "Türkiye jeotermal enerji bakımından Avrupa'da birinci, dünyada da yedinci sırada. Türkiye'nin görünür termal kapasitesi 3173 MWt civarında. Türkiye'nin muhtemel jeotermal ısı potansiyeli, teorik de olsa, 31.500 MWt olarak tahmin ediliyor. Bu sayı, görünür kapasitenin yaklaşık 10 katı... Uluslararası Jeotermal Kurumu Avrupa Masası Ekim 2001'de, bunların tümünün değerlendirilmesi durumunda, ulusal ekonomiye yılda 20 milyar dolarlık net katma değer sağlanacağını açıkladı."

Genel Müdür Yardımcısı Gürkan Tunay...
İrfan Unutmaz
Dr. Erdem Çörekçioğlu başkanlığındaki Uzaktan Algılama ve Coğrafi Bilgi Sistemleri Dairesi rutin toplantılarından birini yapıyor...
İrfan Unutmaz
MTA, Türkiye'de jeotermal konusunda her tür araştırmalar yapan tek kurum ve özel konumu onu "hakem" durumuna da getiriyor. Çünkü, henüz çağdaş bir jeotermal yasası yok. Diğer kuruluşlar, bir sorun çıktığında MTA'ya görüş soruyorlar. MTA yurtiçi yerel çalışmaların dışında, jeotermal alanda yabancılarla da ortak projeler yürütüyor.

İbrahim Akkuş Japonlarla yapılan ortak bir çalışmayı örnek veriyor: "Kızıldere akışkanında bor miktarı çok fazla ve bu bor çevreye, özellikle tarımsal alanlara zarar veriyor. Borun ortamdan uzaklaştırılması gerekiyordu. Biz de Kızıldere'de bir reenjeksiyon kuyusu açtık. Japonlarla, bu boru geri kazanabilme konusunda ortak bir proje yürüttük. Elde etmek olası, ama ekonomik açıdan maliyeti çok yüksek çıktı."

MTA'nın temel işlevinin maden konusunda araştırmalar yapmak olduğunu belirten Murat Ovayurt, "Maden Etüt ve Arama Dairesi Başkanı" ve Türkiye'nin madenlerini ham değil, mamul olarak satması gerektiğini söylüyor. "Türkiye'de madenin ham olarak bulunduğu ve işlenen sahaların tamamı MTA'nın bulduğu yerler. Bu konuda biz uzmanlaşmış bir kuruluşuz."

Ovayurt, Türkiye'nin ortak ve oturmuş bir madencilik politikası olmadığı için, firmaların dışarı karşı kendi aralarında rekabete kalkıştığını söyleyerek feldispatı örnek gösteriyor: "Geçen yıllarda feldispat dışsatımı 2 milyon tona kadar çıktı. Ama tonu 8 -10 dolarlara kadar düştü. Oysa 30 dolara satmak mümkündü. Bu pek anlamlı ve kârlı değil. Çünkü sodyum feldispatı dışarı satıyoruz, ama dışarıdan da potasyum feldispat satın alıyoruz. Yabancılar kendi içlerinde böyle bir rekabete girmiyorlar."

Bor ve trona gibi dünya rezervlerinin en önemli kısmını barındırdığımız madenlerin dışında da, çok çeşitli maden kaynaklarımız olduğunu görüyoruz. Ancak bunlar, ülkenin ekonomik kalkınması için yeterli sayılmıyor. Bütün bu maddelere ilişkin araştırmalar ve bulgular MTA tarafından gerçekleştiriliyor. Bu açıdan bakınca, MTA yurt çapında madenlere ilişkin çok sayıda proje yürütüyor. Örneğin, Manisa ve Sakarya civarında titan, Eskişehir yakınlarında florit ve toryum, Sivas yakınlarında stronsiyum araştırmaları...

Tabii MTA'nın bor ve trona gibi önemli yataklara ilişkin çalışmaları da bütün hızıyla devam ediyor. Burada, Murat Ovayurt'a göre vurgulanması gereken asıl nokta şu: Modern teknolojide yoğun şekilde kullanılan bu madenlerin bizde kullanım ve işleme teknolojisi bulunmadığından, hepsini ham olarak ihraç ediyoruz. "Örneğin, stronsiyumun tonu 40-50 dolardan satılıyormuş. Üstelik, stronsiyum dünyada da çok az bulunuyor. Ağırlıkla elektronik teknolojisinde, uçak ve kimya sanayii teknolojisinde kullanılıyor ve biz ham satıyoruz. Mamul ürünler ise, ham madene göre 10 ile 50 katı yüksek satılıyor. Benzer önemde olan diğer bazı özel madenler arasında olivin, zeolit ve manyezit sayılabilir. Yine Eskişehir dolaylarında nadir toprak elementleri var ve bunların tamamı MTA'nın başarılı araştırmalar listesinde yer alıyor."

Dr. Jerf Asulay, ürettikleri kurşun geçirmez seramik ile siyanürlü altını (sağda) gösteriyor.
İrfan Unutmaz
İrfan Unutmaz
MTA'nın bir başka önemli birimi de, Dr. Erdem Çörekçioğlu başkanlığındaki Uzaktan Algılama Merkezi. MTA bünyesinde 1975 yılında kurulmuş olan merkezin amacı, uydulardan alınan her tür görüntünün merkezdeki özel laboratuvarlarda işlenerek, MTA'nın yaptığı maden arama ve jeoloji çalışmalarına destek vermek. Bu temel amacın dışında, merkezin kendine özgü bilimsel projeleri de var.

Erdem Çörekçioğlu, bu projelerle bir tür uzaktan algılama, araştırma ve geliştirme çalışmaları yaptıklarını belirtiyor: "Bugüne kadar yaptığımız, genellikle uydu görüntülerinden yararlanarak yer yüzeyindeki çizgisel yapıları, fayları belirlemekti. Maden aramalarında yardımcı olacak verileri saptama ve litolojik haritalama, denizlerdeki çevre kirliliği, madencilik çalışmaları sonunda ortaya çıkan çevresel tahribatın saptanmasına yönelik projeler bunlar. Ayrıca şu sıralar, diri fay haritaları ve heyelan haritaları ya da tehlike analizlerini yapıyoruz."

Özellikle, 17 Ağustos depreminden sonra televizyonlarda dizi dizi uzman öğretim görevlileri çok sayıda deprem teorileriyle boy göstermişlerdi. Bu uzmanlar, depremler üzerine birbirlerine karşıt yaklaşımlarla tartışırlarken, önlerinde ortak bir MTA haritası duruyordu. Yani MTA, uzun yıllardan beri haritalama çalışmalarını gerçekleştirmemiş olsaydı, hemen hiçbir uzman deprem konusunda bir fikir öne süremezdi. MTA Türkiye’de 5.549 adet 1/25.000 jeoloji haritası hazırlamış.

Üstelik, bu haritalama alanında çok sayıda ulusal ve uluslararası projeler üzerinde çalışılıyor. İşte böylesine yoğun bir birikime sahip olan merkez, son dönemde Japonya'nın sağladığı olanaklarla tüm sistem ve aletlerini yenileyerek, çalışmalarının neredeyse tümünü uluslararası araştırma ortamına taşımış. Bütün bu hareketliliğin sonucunda, önce teknoloji, ardından bilgi transferi, sonra da yerli ve yabancı uzmanların yetiştirilmesine yönelik bir eğitim seferberliği başlatmış.
Türkiye'nin her yerinden alınan tüm sondaj örnekleri MTA'da arşivleniyor.
MTA'nın bünyesindeki temel jeoloji araştırmaları ise, Yavuz Sütçü'nün başkanlığındaki Jeoloji Etütleri Dairesi'nde yapılıyor. Jeoloji, kurumun varlığını dayandırdığı temel araştırma alanlarından birisi. Günümüzde yapılan çalışmaların başında, 1960'larda yapılmış jeoloji haritalarının yenilenmesi geliyor.

Yavuz Sütçü çalışmaları şöyle özetliyor: "Bu konudaki hedefimiz, üniversite, özel sektör ve kamu kuruluşlarının temel yerbilimleri konusundaki altyapısal bilgi gereksinimlerini karşılamak. Birimimizde, bu amaçla çok sayıda önemli projeler yürütülüyor. Kocaeli Yarımadası'nda deprem ve jeolojik yapının sorunlarına ilişkin bir proje yürütüyoruz; bu çalışmanın sınırları İstanbul'a kadar ulaştı. Yurdun çeşitli bölgelerinde buna benzer irili ufaklı birçok proje yürütülüyor. Gerçekleştirdiğimiz haritalamaların bir amacı da, bölgenin jeodinamik evrimini göstermeye yönelik. Örneğin, dünya literatürüne girmiş olan Divriği demir cevheri yataklarının kökeni bilim çevrelerinde hâlâ tartışılıyor. Tabii evrimsel köken araştırmaları jeoloji biliminin temeli sayılıyor."

Paleontoloji Birimi de Jeoloji Dairesi'nin içinde yer alıyor. Birim, makro ve mikro olmak üzere farklı fosil grupları üzerinde çalışıyor. Makropaleontoloji, paleontolog Gerçek Saraç yönetiminde ve molüskler, mercanlar ve memeli fosilleri üzerinde araştırmalar yapılıyor. Mikropaleontolojiden Erkan Ekmekçi ise, bölümde 15 kişilik bir kadro ile görev yaptıklarını söyleyerek, birimin çalışmalarını şöyle özetliyor: "Mikropaleontologlar olarak bizler, burada 5 ayrı fosil grubu üzerinde çalışmalar yapıyoruz. Bulunan ve üzerinde çalışılan fosillerin tanımlanması, jeoloji projelerine temel oluşturacak bilgiye dönüştürülmesi, araştırmalarımızın ağırlıklı yönünü oluşturuyor. Ayrıca, stratigrafik amaca yönelik sonuçlara ulaşıyoruz. Ülkemizdeki kayaçların büyük kısmı kireçtaşı kayalarından oluşmuş. Toroslar'ın büyük bir kısmında olduğu gibi... Kireçtaşları, fosilleri elde edebilmemiz için önemli bir kayaç grubunu oluşturuyor. Alınan kayaçlar, kesit haline getirilip mikroskopta incelendikten sonra tanımlanıyor. Foraminifera, konodont, radyolarya, ostrakoda ve nannoplanktonlar gibi 5 farklı dalda çalışmalar sürüyor. Bu çalışmalarda çıkan sonuçlar bilimsel makaleler olarak uluslararası dergilerde yayımlanıyor ve elde edilen sonuçlar yine bütün jeoloji projelerinde kullanılıyor. Paleontolojide öncelikli olarak şu soruya yanıt bulmak gerekiyor: Bulunan herhangi bir taşın yaşı nedir ya da hangi jeolojik zamanda bu taş çökeldi? Bunun yanıtı da paleontolojik araştırmalarla bulunuyor. Araştırmalar sonucunda bir yaş dizilimi ortaya çıkıyor ve o taşın çökelmiş olduğu ortam konusunda da bilgi veriyor. Sığ deniz, rif, derin deniz gibi..."

Mikropaleontoloji biriminde, daha önce Türkiye'de çalışılmayan "radyolarya" konusu ilk kez MTA'da çalışılmış. Erkan Ekmekçi; "Radyolaryanın çalışılmasıyla birlikte, daha önce yaş verilemeyen radyolaryalı kayaçlara yaş vermeye başladık" diyerek konunun bilimsel önemini vurguluyor.

"Yaş verilemiyordu, çünkü bu organizmalar tanınmıyordu. Şimdi ise, radyolarya çalışmaları o dönemdeki kayaçların tarihlenmesini sağlıyor. Tabii, bulunduğu bölgelerin jeolojik evriminin anlaşılmasında çok büyük katkıları oldu. Konodontlarla ilgili ayrıntılı çalışmalar da yoktu; o sorunu da yurtdışı bağlantılarla çözmeye uğraşıyoruz. Radyolarya, derin deniz ortamlarında yaşayan bir canlı türü. Mikropaleontoloji alanında daha önce literatürde yayımlanmamış, bilinmeyen birçok yeni tür ve cinsi anlatan ayrıca, literatürde yayımlanmış ve bilinen fosillerin Türkiye'deki dağılımlarıyla ilgili yayımlarımız var. Bu türden bilimsel araştırmalar yanında bize ait projeler de bulunuyor. Trias-Jura geçişiyle ilgili bir projemiz var. Bu geçişte, sınırda olan olayları ortaya çıkartmaya çalışıyoruz. Hangi fosil grupları o sınırdan öteye geçebildi, hangileri geçemedi ve o sırada neler oldu? Bunlar hep paleontolojinin konusu. Dinozorların yok olduğu 65 milyon yıl önceki Kretase-Tersiyer sınırı gibi. Türkiye'de paleontolojiye yönelik çok yoğun çalışmalar henüz yok. İşte biz ekip bu farkı kapatmaya çalışıyoruz. Yurtdışında paleocoğrafya haritaları yapılıyor, ama bunların Türkiye kısmı boştur. MTA bunu da gidermeye çalışıyor."

Deniz Bilimleri'nden Şükrü Yurtsever, Türkiye'nin taşıdığı deprem risklerinden dolayı, araştırmaların deprem ve ağırlıklı olarak da Marmara Denizi'ne yönelmiş. MTA'nın Şükrü Yurtsever'in yürütücülüğünde, İTÜ Maden Fak. Jeoloji Bölümü'nün desteği ile sürdürdüğü en önemli araştırma projesi, Marmara Denizi Güney Şelfi Batı Kesimi'nin araştırılması üzerinde yoğunlaşmış. "Biz Marmara'nın güneyini araştırıyoruz" diye giriyor konuya Şükrü Yurtsever. "Deprem ve KAF'nın etkisiyle Marmara Denizi'nin kuzeyi yoğun araştırmalara konu oluşturuyor. Tabii burası tek başına yalıtılmış bir sistem değil. Marmara'nın bir de güneyi var ve biz sorunu buradan araştırıyoruz. Buna bağlı olarak, Marmara Denizi'nin son 20-30 bin yıllık evrimini açıklamaya çalışıyoruz. Proje henüz sürüyor."

MTA'nın elinde deniz araştırmalarında kullandığı MTA Sismik-1 adında bir gemi bulunuyor. Bölümün üzerinde çalıştığı projelerden biri, Japonlarla birlikte yürütülen Marmara Denizi'nin geçmiş depremlerle oluşan şoklar sonucunda Marmara'nın derin havzalarına taşınan kırıntılarla ilgili.

Yapılan bütün araştırma projelerinin bilime yaptığı katkıları şöyle değerlendiriyor Şükrü Yurtsever: "Aldığımız jeolojik örnekler üzerinde kimyasal, minerolojik ve paleontolojik çalışmalar yapılıyor. Bunlarla, Marmara Denizi'nin son 30 bin yıla kadar bilinmeyenlerini açıklıyoruz. Bu, Marmara'nın evrimini veriyor. KAF'ı etkileyen fayları ortaya çıkarıyoruz. Marmara'ya dipten bakıldığında, 3 derin havza ile karşılaşılıyor. Bunların her birinin oluşumları kısmen birbirinden farklı. Bu da, KAF'ın karadakinden farklı davrandığını gösteriyor. Sonuçta yapılan tüm araştırmalar, her bakımdan özgün ve Türkiye ile MTA'nın damgasını yemiş olması bakımından çok önemli"

MTA bünyesindeki, Doğal Afetler ve Çevre Koordinatörlüğü'nün işlevini Dr. Tamer Yiğitduman, kısaca şöyle açıklıyor."Koordinatörlüğümüzü, adından da anlaşılacağı gibi iki bölümde incelemek olası... Amacımızı, öncelikle ülkenin ulusal temelde doğal afet potansiyelini ortaya çıkarmaya yönelik çalışmalar olarak belirtebiliriz. Doğal afetin kaynağını bilmeden onunla savaşmanın olanağı yok. Çalışmalarımızda, afet öncesi araştırmalar üzerinde yoğunlaşıyoruz. Bu konuda yapmış olduğumuz ve dünyada çok az sayıda ülkenin sahip olduğu diri fay haritası var. Bu harita, depreme neden olabilecek aktif fayların ortaya çıkarıldığı ve bunların çalışıldığı bir proje. Aynı amaçla yürüttüğümüz ikinci proje de, heyelanlarla ilgili. Türkiye'de üretilip basılmış tek diri fay haritaları MTA'da geliştirildi. Yine ulusal boyutta, yaklaşık 1/3'i bitmiş bir heyelan araştırması sürdürülüyor ve buna bağlı olarak 1/25.000 ölçekli Türkiye Heyelan haritaları hazırlanıyor. Ayrıca, Türkiye'de afetler açısından önemli taşkın olayları için tasarlanan yeni projeler var. Paleosismolojik çalışmalar da çok önemli ve bunun temelinde "hendek" türü uygulamalar yer alıyor. Bu çalışmaların amacı, eski depremleri araştırmak. Sistemin çalışma tarzı, aktif faylar üzerinde hendek duvarlarındaki eski katmanların C14 yönteminin yardımıyla incelenmesine dayandırılıyor.

MTA'yı belki de eşsiz yapan yönlerinden biri de, bünyesinde barındırdığı birbirinden farklı birimlerin varlığı. MTA, bu yönüyle enstitülerden oluşmuş bir "mega" kurum gibi... Daireler ve birimler, yaptıkları araştırma sonuçlarını işbirliği içinde kullansalar da, kimi bölümler ayrı ve özerk bir konumda yeniden yapılanacak kadar yoğun. Bunların başında, Maden Analizleri ve Teknolojisi Daire Başkanlığı ya da kısa adıyla MAT Dairesi geliyor. Daire başkanı Dr. Jerf Asutay, Amerika'daki bağımsız Jeoloji Sörveyi'nin karşılığı olan Jeoloji Dairesi'nin ve yine ABD'de bağımsız olan Bureau of Mine'ın karşılığı Maden Dairesi'nin de MTA'nın kapsamında bulunduğunu belirtiyor. "Dahası" diye devam ediyor Dr. Asutay, "sondaj grupları ABD'de ayrı ayrıdır, oysa Türkiye’de tüm sondaj gurupları MTA'nın içinde yer alıyor. Bu durumda MTA, maden arayan, sondaj yapan, haritalar üreten ve ayrıca, bizim gibi analizler yapıp maden teknolojisi üreten bir kuruluş haline gelmiş. Böyle multi-disipliner bir kuruluşun dünyada başka bir örneği yok."

MAT Dairesi'nin temel amacı, MTA'nın bulduğu madenlerin kimyasal analizlerini yapmak ve bunların, cevher zenginleştirme yöntemleriyle nasıl elde edilebileceğini araştırmak. Bu amaca yönelik, kurumun içinde çok büyük pilot tesisler kurulmuş. Ayrıca MAT, Türkiye'de konusunda tam bir "hakem" konumunda. Asutay, bölümündeki laboratuvarların ve pilot tesislerinin Türkiye'de üniversiteler dahil hiçbir birimde bulunmadığını vurguluyor.

"Bunlar tam anlamıyla araştırma laboratuvarları ve biz MTA'nın tüm araştırmalarına büyük katkılarda bulunuyoruz. Ayrıca, yurtdışından gelen tüm madenlerin analizlerini de bizler yapıyoruz. Yanı sıra, cevher teknolojisiyle ilgili araştırmalar da yapıyoruz. Bitmedi, 1990'lı yılların başından itibaren malzeme araştırmaları birimi kurduk, bunun amacı da metalurji ve seramik gibi diğer bazı alanlarda yeni malzemelerin üretilmesine yönelik araştırma ve çalışmalar yapmak. Kısaca, bir tür yeni teknolojiler üretimi gibi... Türkiye'de bu gibi çalışmaların artması gerek ve MTA olarak bu konuda öncüyüz. Buna örnek vermek gerekirse, biz ilk defa Türkiye'de kurşun geçirmez seramik parçaları ve bu parçalardan yapılmış çelik yelek ürettik. Tabii bu üretim deneysel temelde yürütülüyor. Aynı şekilde zeolitten tuğla, tavan kaplamaları yaptık."

MAT'nın bir başka yöntemsel araştırmasını da Alev Özbay, bentolitlerin sanayide ağartma toprağı şeklinde kullanılan özelliğinden yararlanarak gerçekleştiriyor. Ancak sektörde şu anda farklı farklı maddeler, yağlar kullanılıyor ve bunların belli bir standardı yok, bu da değerlerde oynamalara neden oluyor. "Biz şimdi, soruna ortak bir metot geliştirmek şeklinde bir yöntem belirlemesi yapıyoruz."

MAT Dairesi'nin yaptığı keşif-yöntem türü araştırmalar çok, fakat bazıları gerçekten önemli. Örneğin siyanürlü altın ve gümüş elde edimini, MAT Dairesi Bergama'dan yıllar önce gerçekleştirmiş. Dahası, dev bir pilot tesis (fabrika) bile kurmuşlar. Bir benzer örnek de, Yozgat-Sorgun ile Aydın-Söke kökenli uranyum cevherinden laboratuvar düzeyinde "sarı pasta" üretimini gerçekleştirmiş olmaları. Sarı pasta, nükleer enerji üretiminin kilit maddesi sayılıyor ve 1980'lerden önce gerçekleştirilmiş. Son yıllarda ortaya çıkmış olan nükleer santraller ve ihalesi tartışması düşünüldüğünde, MTA'nın toplumun ne denli ilerisinde olduğu gerçeği de kendiliğinden ortaya çıkıyor.

MTA'nın çalışmaları kuşkusuz bu kadarla sınırlı değil. Üstelik biraz daha ayrıntıya girildiğinde, kurum hakkında bir makale değil, bir ansiklopedi bile yazılabileceği anlaşılıyor. Kurumda konuştuğumuz kişilerin önemli bölümünü de yazıya aktaramadık. Ancak Tanıtma ve Araştırma Dairesi Başkanı Sevim Yıldırım'ın dediği gibi, 15 bin bilimsel rapor, binlerce ulusal ve uluslararası araştırmaya ilişkin makale, 125. sayısı henüz çıkmış olan uluslararası bilimsel dergisiyle, MTA'nın tanıtılıp algılanması oldukça zor. Ama bir o kadar da önemli bir bilimsel kurum...

İrfan Unutmaz irfanunutmaz@dbr.com.tr

Giriş yap
Kullanıcı adı:
Şifre:
Üye olmak için tıklayınız ↓

BİLİM İNSANLARI
Atomik kuvvet mikroskobu Subscribers Only
HI-TECH
Esnek gelecek Subscribers Only
PRİZMA
Formula-1 tekniğine sahip keklikler
SORU-CEVAP
Çürüyen meyve neden kahverengiye dönüşür?
X DOSYALAR
Bütün dosyalar